ben

7/5/2007 - Nazım

 



Taka


takalar geçiyor allı yeşilli
takalar geçiyor dümenleri lâzlı
takalar geçiyor en nazlı
yelkenlilerden de güzel

güvenli sularda işsiz dönenen
gezi yelkenlerinden çok duyarak denizi
takalar geçiyor enginlere
yamalı göğsünü gere gere

takalar geçiyor yükle yürekle
takalar geçiyor emekle dolu
günlük güneşlik kıyılarından kopmuş
denizlerde Anadolu

kıyılar kadın olmuş
açılır gider erkeği
takalar takalar toprağın
denizde çarpan yüreği
Bülent Ecevit

Şahmaran


Sedef, safir ve kör uyku, dünden
Kalan bir aynaya vuruyor düş gibi
Ve kâhinin her remil atışında ölüm
Kara değil, karada havada ve suda

Ağlayan narım da çatladı çünkü ben
Çocuklarımı kaybediyorum dağlarda
Dağlar ki ceylan yurdu, bir gülistan
Olsun içindi düşerse yolu Şahmaran’ın

Ve anılardır diye bilinen Şahmaran
Belleğin derin kuyusundaki uykusunu
Bir hançerle kesip çıkmalıdır günyüzüne
Ve bırakarak derisini çöl iklimlerine

Tozlaşan ve durmadan tozlanan keder
Sedef, safir ve kör bir uykuya dönerken
Çöl hep çöldür, daima çöl, gri söylence
Ve buhurun incelttiği ölümcül bir büyü

Gülen ayvamı soruyorum ağlayan kızımı
Nerdesin bunca zaman ey Şahmaran
Dağlar ceylan yurdudur, bir gülistan
Düş yollara, keder öcünü almalıdır çünkü
Ahmet Telli


Var Git Artık


buralarda gece uzun
gün ışığı yakındır
var git artık
bakma ardına
ölüme fazla sokulma ama
düşün ki
mevsim rüzgarlarının savurduğu
bir orman insan
sev onu, sokul, konuştur
doludur fazla üstüne varma

hep susmak
susmak...
yetmiyor bazen
işte bu yüzden
bütün ışıkları yanmalı yeryüzünün
ozanlar herşeyi anlatmalı

var git artık
acıyı aşındırma
tut
ve at sevdaya uzanan çağlayana
Yılmaz Odabaşı





  

 BU VATANA NASIL KIYDILAR
İnsan olan vatanını satar mı?
Suyun içip ekmeğini yediniz.
Dünyada vatandan aziz şey var mı?
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Onu didik didik didiklediler,
saçlarından tutup sürüklediler.
götürüp kâfire : «Buyur...» dediler.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Eli kolu zincirlere vurulmuş,
vatan çırılçıplak yere serilmiş. 
Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Günü gelir çarh düzüne çevrilir,
günü gelir hesabınız görülür.
Günü gelir sualiniz sorulur :
Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 
1959
 
VATAN HAİNİ 
"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,
kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
                        ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
 Vatan çiftliklerinizse,
 kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
 vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
 vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
 fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
 vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
 vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
 ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
 vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
 vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
                            ben vatan hainiyim.
 Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
 Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 
  
28 Temmuz 1962


 TÜRKİYE İŞÇİ SINIFINA SELÂM
 Türkiye işçi sınıfına selâm!
 Selâm yaratana!
 Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!
 Bütün yemişler dallarınızdadır.
 Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,
 haklı günler, büyük günler,
 gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,
 ekmek, gül ve hürriyet günleri.
 Türkiye işçi sınıfına selâm! 
 Meydanlarda hasretimizi haykıranlara,
 toprağa, kitaba, işe hasretimizi,
 hasretimizi, ayyıldızı esir bayrağımıza.
 Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm!
 Paranın padişahlığını,
 karanlığını yobazın
 ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!
 Türkiye işçi sınıfına selâm!
 Selâm yaratana! 
                                              12 Ağustos 1962

VEDA
 Hoşça kalın
              dostlarım benim
                             hoşça kalın!
 Sizi canımda
      canımın içinde,
           kavgamı kafamda götürüyorum.
 Hoşça kalın
              dostlarım benim
                             hoşça kalın...
 Resimlerdeki kuşlar gibi
            dizilip üstüne kumsalın,
                         mendil sallamayın bana.
                                                        İstemez...
 Ben dostların gözünde kendimi
                       boylu boyumca görüyorum...
 
 A  dostlar
      a  kavga dostu
                   iş kardeşi
                            a  yoldaşlar  a..!!.
 Tek hecesiz elveda..
 Geceler sürecek kapımın sürgüsünü,
 pencerelerde yıllar örecek örgüsünü.
 Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım
                                     mapusane türküsünü.
 Yine görüşürüz
           dostlarım benim
                          yine görüşürüz...
 Beraber güneşe güler,
                 beraber dövüşürüz...
 A  dostlar
       a  kavga dostu
                    iş kardeşi
                              a  yoldaşlar  a..!!.
                                       ELVEDA..!!.......

Zafere Dair

Korkunç ellerinle bastırıp yaranı
dudaklarını kanatarak
dayanılmakta ağrıya.
Şimdi çıplak ve merhametsiz
bir çığlık oldu ümid...
Ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp koparılacaktır...

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
Düşman haşin
zalim
ve kurnaz.
Ölüyor çarpışarak insanlarımız
- halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı -
ölüyor insanlarımız
- ne kadar çok -
sanki şarkılar ve bayraklarla
bir bayram günü nümayişe çıktılar
öyle genç
ve fütursuz...

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
En güzel dünyaları
yaktık ellerimizle
ve gözümüzde kaybettik ağlamayı:
bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp
gözyaşlarımız gittiler
ve bundan dolayı
biz unuttuk bağışlamayı...

Varılacak yere
kan içinde varılacaktır.
Ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp
koparılacaktır...

1941

YEDİNCİ MEKTUP
Çarşı pazar dolaştım yoldaşım
       not ettim fiyatları.
Tanganika dehşetli ucuzluk.
Mesela güneş,
hem de en olgunu, en kırmızısı,
yağmur mesela,
hem de aylarca şakırdayanı artsız, arasız,
yahut da boy boyu, çeşit çeşidi sıtmaların,
yahut da kopkoyu esmer eller,
turfandası da, olgunu da,
hem de hepsinin tırnaklarıyla avuçları pembe,
hatta muz,
      beş kiloluk hevenkleri,
                       bir şişe Pepsi Koladan ucuz.
Sana bunları yazdım, iki gözüm, düşünüyorum,
Tanganika'dan pahalı mı benim Anadolu?
Kimi yerlerinde yağmur çok daha pahalı,
kimi mevsimlerinde güneş,
ama sıtmaların fiyatı,
yahut da ellerin,
hele parmakları kınalı olanların,
                      hiç de burdan pahalı değil.
Muza gelince,
       bizde yetişmez,
            ama soğanla tuz,
                beş kilosu değil, birer kilosu,
                     burdaki muz fiyatına...

AKŞAM
Anadolu ovalarındaki gibi tıpkı
havai mavi
       toz pembe
       açık mor
Macar ovasında akşam oluyor.
Ağaçlar bildik ağaçlar, bizim ovadakiler.
Dibinde ağaçların
       akşam serinliğinde
       terli, sıcak
asker kaputuna benziyor toprak.
O renkte, öyle uçsuz bucaksız
       öylesine dayanıklı,
Anadolu ovalarındaki gibi tıpkı
Macar ovasında akşam oluyor.
Konuyor dallara yıldızlar
       yaprakların arasına
       kuşlarla beraber.
Ağaçlar bildik ağaçlar, bizim ovadakiler,
benzerlik işte, o kadar ama
       akşammış, toprakmış, ağaçmış
bizim ovalarda çocuklar aç,
       gelinler yirmi yaşında kocakarı,
bizim ovalarda öküzlerin boyu bir karış.
bizim ovalar Macar ovası değil.

DENİZ ÜSTÜNE
Sertti, karma karışıktı batımızda kalan dağlar.
Trenimiz indi ordan ılık, ıslak düz ovaya.
Sağımızda, ter içinde, bir kamyonet gidiyordu.
Şoför, yeşil entarili şişman, esmer bir kadındı.
Oturmuştu arkadaki çuvallara bir gemici,
şapkasının kurdelası uçuyordu çırpınarak.
Köprüleri, kuleleri, bacaları, dumanıyla
gümüş rengi bir fabrika geçiyordu solumuzdan,
limanına dönen bir harp gemisine benziyordu.
Serinliği geldi önce,
karıştırdı keskin iyot kokusunu,
raflardaki elmaların kokusuna.
Sonra, baktım, aksi vurmuş gökyüzüne,
hava kat kat mavileşmiş.
Sonra birden kendisiyle karşılaştık.
Mendireğin içindeydi,
sıkışmıştı rıhtımlarla gemilerin arasına.
Zooparkta seyrettiğim bir kartalı hatırladım,
kanatları yana düşük,
küskün başı yüreğinde
 
Davet
Dört nala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
                bu memleket bizim.
 
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
                bu cehennem, bu cennet bizim.
 
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
                bu davet bizim...
 
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
                bu hasret bizim...
 
                                           Nazım Hikmet 
    
ertekin 


 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum (1) :: Etiketler : kültür,sanat,edebiyat,

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:


1 yorum yazilmistir

2009-10-14 02:17:09 - Nazım

Yazan: Nermin
Mükemmel çalışma... Kutluyorum seni aşkım aşkım..!
Bağlantı

<- Son Sayfa :: ->

Hakkımda

Gül sunan her elde daima bir miktar gül kokusu kalır

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

    Etiket Bulutu

    kültür sanat edebiyat

    Arkadaşlarım

    hussoloji
    muhammed bayram
    neseli63
    sensizken
    rainbow7
    diclece
    Blogcu Yardım
    lilax
    deniz akın
    sessizciglik1
    yasaksokak
    runya
    sibelim69
    E. Demirel
    durusevdam
    marasili
    muziklerinefendisi
    kumtanesi2008
    birguzelciftiz